Kayıp Işığın Peşindeki Küçük Saatçi Hikayesi

Kayıp Işığın Peşindeki Küçük Saatçi Hikayesi ile alakalı yazımızın içeriğinde, derlemiş olduğumuz kayıp ışığın peşindeki küçük saatçi hikayesi bulabilir, paylaşabilirsiniz.

Kayıp Işığın Peşindeki Küçük Saatçi Hikayesi Oku

Bir zamanlar, dünyanın en sessiz vadilerinden birinde, sislerin sabahları örtü gibi yere serildiği, akşamları ise yıldızların kendilerini suya bırakıp uyuduğu bir köyde, Saatçi’nin oğlu olan minik Efe yaşarmış.

Kayıp Işığın Peşindeki Küçük Saatçi Hikayesi

Kayıp Işığın Peşindeki Küçük Saatçi Hikayesi

Bir zamanlar, dünyanın en sessiz vadilerinden birinde, sislerin sabahları örtü gibi yere serildiği, akşamları ise yıldızların kendilerini suya bırakıp uyuduğu bir köyde, Saatçi’nin oğlu olan minik Efe yaşarmış. Efe’nin babası, köyün tek saat tamircisiydi; ama öyle sıradan saatler tamir etmezdi. Onun ellerinden geçen her saat, sadece zamanı göstermekle kalmaz, o saatin sahibinin en derin duygularını da sessizce taşırdı. Kırık bir yay, bazen yıllardır söylenmemiş bir özür olurdu; paslanmış bir akrep ise genellikle unutulmuş bir sevgi yemini taşırdı.

Efe, babasının dükkânının en kuytu köşesinde, eski bir ceviz sandığın üstüne oturur, babasının çalışmasını izlerken kendi küçük elleriyle saat parçalarını dizer, dizer, ama asla birleştirmezdi. Çünkü o, saatleri birleştirmek yerine, onların “konuşmasını” beklerdi. Ve gerçekten de, gecenin en karanlık saatlerinde, dükkânın kapısı sıkı sıkıya kapalıyken, raflardaki saatler fısıldaşmaya başlardı. Tık tık… tık tık… Ama hepsi aynı ritimde değildi. Bazıları aceleci, bazıları yorgun, bazıları da sanki ağlıyormuş gibi ağır ağır atardı.

Bir gece, Efe uykusundan ansızın uyandı. Odasının camından sızan ay ışığı, yatağının ayakucuna kadar gelmiş, orada gümüş bir gözyaşı gibi duruyordu. Ama asıl tuhaf olan, evin içindeki sessizlikti. Saatler susmuştu. Bütün saatler. Babasının dükkânından, dedesinin sandığından, mutfaktaki duvardan, hatta Efe’nin yastığının altındaki minik cep saatinden bile tek bir tıkırtı gelmiyordu. Dünya, sanki nefesini tutmuş gibiydi.

Efe yalınayak kalktı, babasının dükkânına indi. Raflarda saatler donmuş gibi duruyordu. Akrepler, yelkovanlar, saniyeler… hepsi aynı noktada kilitlenmişti. Efe’nin kalbi o kadar hızlı atıyordu ki, kendi göğsündeki ritmi bütün evin susturduğu saatlerden daha gürültülüydü. Tam o sırada, dükkânın en üst rafında, kimsenin dokunmaya cesaret edemediği, tozlu cam fanusun içinde duran eski bir güneş saati hafifçe titredi. Fanusun camında, sanki içeriden biri üflemiş gibi buğu oluştu ve buğunun içinde tek bir kelime belirdi:

“Gel.”

Efe tereddüt etmedi. Fanusu aldı, kapıyı usulca açtı ve geceye adım attı. Ay ışığı o kadar parlaktı ki, yol boyunca uzanan çimenlerin her bir tanesi gümüş iğne gibi parlıyordu. Efe yürürken fanustaki buğu silinmiyor, kelime değişiyordu:

“Çabuk.”

Sonra:

“Daha hızlı.”

Efe Saate Dokunduğunda Metal Buz Gibiydi Ama Aynı Anda Yanıyordu

Ve en sonunda, vadinin en derin yerine, kimsenin gitmeye cesaret edemediği, devasa bir karaçamın gölgesine sığındığı yere vardığında, kelime tek bir cümleye dönüştü:

“Beni bulamazsan, sabah hiç doğmayacak.”

Efe’nin karşısında, karaçamın kökleri arasında, yosunla kaplı, neredeyse toprağa gömülmüş bir taş duruyordu. Taşın üstünde, bin yıllık bir saat mekanizması gibi oyulmuş ince ince çizgiler vardı. Ortasında ise, avuç içi kadar küçük, camı kırık, kadranı simsiyah bir cep saati yatıyordu. Efe saate dokunduğunda, metal buz gibiydi ama aynı anda yanıyordu. Parmakları titriyordu. O an anladı. Bu saat, bütün saatlerin sustuğu geceyi başlatan saatti. Zamanın ilk saati. Dünyanın nefes almayı unuttuğu, bütün tıkırtıların, bütün tıklamaların, bütün “dün”lerin ve “yarın”ların kaynağı olan saat.

Efe saati avucuna aldı. Kırık camın arasından minicik bir ışık sızıyordu. O ışığın içinde, sanki bir çocuğun gözleri bakıyordu. Efe’nin kendi gözleri. Ama çok daha küçük, çok daha eski, sanki binlerce yıl önce doğmuş gibi.

“Sen kimsin?” diye fısıldadı Efe.

Işık cevap verdi. Ama ses yerine, Efe’nin aklına kelimeler doluştu:

“Ben, sen daha doğmadan önce seni bekleyen zamandım. Sen doğduğunda birazını sana verdim. Şimdi geri istiyorum. Çünkü eğer geri almazsam, sabah bir daha doğamayacak.” Efe’nin gözleri doldu. “Ama ben… ben sensiz ne yaparım? Sensiz sabah olmazsa ben de olmam ki.” Işık yumuşadı. “O zaman bana bir şey ver,” dedi. “En çok değer verdiğin şeyi.” Efe düşündü. Oyuncaklarını düşündü, babasının ona hediye ettiği ilk tornavidayı düşündü, annesinin saçındaki yasemin kokusunu düşündü… Ama hiçbirisi yetmedi. Sonra anladı. En çok değer verdiği şey, aslında bir “şey” değildi.

Efe gözlerini kapadı ve bütün kalbiyle fısıldadı:

“Sana… korkusuz olmayı vaat ediyorum. Bir daha asla ‘ya olmazsa’ demeyeceğim. Ne olursa olsun, her sabah yeniden deneyeceğim. Seni taşımak için.” O anda cep saatinin kadranındaki simsiyah karanlık çatladı. Minik bir çatlaktan altın rengi bir ışık patladı. Saat yeniden tıkırdamaya başladı. Önce yavaş, sonra biraz daha hızlı, sonra bütün vadiyi dolduracak kadar coşkulu. Bir saniye sonra, uzaklarda bir horoz öttü. Gökyüzü pembeye, sonra turuncuya, sonra da tanıdık mavi-yeşile döndü.

Efe O Günden Sonra Saat Tamir Etmeyi Bıraktı

Kayıp Işığın Peşindeki Küçük Saatçi Hikaye Oku
Kayıp Işığın Peşindeki Küçük Saatçi Hikaye Oku

Efe saati avucunda tutarken, mekanizmanın içindeki o minik çocuğun gözlerinin artık kendi gözleri olduğunu fark etti. Aynı gözler. Aynı merak. Aynı cesaret. Ertesi sabah babası dükkâna geldiğinde, raflardaki bütün saatlerin yeniden çalıştığını gördü. Ama en çok şaşırdığı şey, o güne kadar hiç dokunulmamış olan eski güneş saatinin fanusunun içinde, yepyeni, pırıl pırıl bir cep saatinin durmasıydı. Kadranında tek bir ibre vardı ve o ibre, nereye bakarsa baksın, hep “şimdi”yi gösteriyordu.

Efe o günden sonra saat tamir etmeyi bıraktı. Onun yerine, kırık kalpleri, unutulmuş hayalleri ve korkudan susmuş çocukları tamir etmeye başladı. Çünkü anlamıştı ki, en değerli saat, tik tak eden değil, yeniden başlamayı göze alan kalptir. Ve eğer bir gece, çok sessiz bir vadide, bütün saatlerin sustuğunu duyarsan… korkma.
Çünkü bir yerlerde, minik bir çocuk, elinde kırık bir ışıkla, sabahı yeniden doğurmak için yürüyor.

Kayıp Işığın Peşindeki Küçük Saatçi Hikayesi, yazımızın içeriğinde hazırladığımız, kayıp ışığın peşindeki küçük saatçi hikayesi yer almaktadır. Sizde hikayeler oku sayfamızdan kayıp ışığın peşindeki küçük saatçi hikayesini okuyabilir ve arkadaşlarınızlada paylaşabilirsiniz.

Soru vede şikayetleriniz için bize destek@hikayeleroku.com.tr mailinden yazabilirsiniz. Her türlü sorunlarınız için yardımcı olmaya çalışmaktayız.

Dikkatinizi çekebilecek diğer hikaye bağlantımız; Kayıp Saatlerin Bahçesi Hikayesi

hikayeleroku
0 views Yorum Yok
Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.
Hikayeleroku İletişim

destek@hikayeleroku.com.tr

info@hikayeleroku.com.tr

Sosyal Ağlarımız.

COPYRİGHT © 2026 - HikayelerOku DESİGNED.